Eylemsizlik

Eylemsizlik

Dünyaya geldiğimiz gün kum saatimiz çevrildi. Ve o günden sonra zaman hep tükendi…

Dünyaya geldiğimiz gün kum saatimiz çevrildi.

Ve o günden sonra zaman hep tükendi…

Dile döküldüğünde uzun hissi verse de, dar vakitlere sığdırılmaya çalışılacak kaderler iliştirilmişti ceplerimize yolun başında. Bir elimizde Levh-i Mahfuz da yazılmış ilahi biyografimizin bir nüshası, diğer elimizde geri saymaya başlamış bir kronometre… İşte böylece dünyanın orta yerine bırakılmış birer nefesten ibarettik.

Başlarda sakindik. Ruhumuzun ve zamanın ritmi eşzamanı tutturmuştu. Bir evin bir odasında, bir şiltenin üzerinde, zamanı yavaşlatmanın bir yolunu bulmuşçasına geçirirdik günlerimizi. Elimizde şanslıysak bir oyuncak, değilsek adını ‘oyuncak’ koyduğumuz muhtemelen bir mutfak eşyası ile hayal dünyamızın kapılarını ardına kadar açar, bir maceradan diğerine sürüklenirken mutluluğun bir daha belki de hiç adım atamayacağımız bahçelerinde gezinirdik doyasıya. Zamanın ilerleyen yıllarında hatırımızda tutabilmiş olsaydık o odalarda oyuncaklarımızla kurduğumuz hayalleri, belki çok daha farklı ve muhtemelen çok daha keyifli hayatlara sahip olabilirdik, olamadı.

Hızlıca büyüdük sonra. Boyumuz biraz uzayıp da kapının koluna yetiştiğinde, kapıyı açıp odadan çıkmak için önce elimizdeki kronometreyi bıraktık orada.  Bir daha da geri dönmedik zaten o odaya! Ne döndük, ne de orada bıraktığımız kronometreyi hatırladık. İşte o gün O kapıyı açtığımızda kırdık zincirin ilk halkasını; unuttuk zamanı!

Kapıya boyu yetiştiğinde önce gitmeyi öğrenir insan! Bir ömür gidiyorum zanneder; aslında sadece ömürdür giden.

Fiziğin tüm yasaları gündelik yaşam için biçilmiş kaftandır. Newton’un temel hareket yasalarından biri olan eylemsizlik prensibine göre; belirli bir süratle giden araç bu süratini tüm hareket boyunca korumak ister. Ani fren yapan bir aracın içindeki yolcuların öne doğru savruluşlarının hikmeti budur. İşte hayatımızın yetişkin olduktan sonraki tüm zamanları bu yasaya muhalefet etmekle geçer.  Her geçen yılımızda, yaşımızda yeni meşguliyetler ekleriz meşguliyetlerimize. Hep aranacak birileri, halledilmesi gereken işler vardır. Yüzlerce isim kaydederiz rehberimize, hangisiyle kaç günde bir konuştuğumuzu bilmediğimiz onlarca insan. Hızlandıkça hızlanır günlerimiz, haftalarımız, yıllarımız… Hızlandıkça etraf ‘durur’ gibi görünür der fizik, oysaki biz onu; hızlandıkça ‘duru’ görünür zannederiz. Ne büyük aldanış!

Gün gelir de biri frene basıncaya kadar hızımızı fark etmeyiz. Yolun sonu gelmeden biri tarafından basılırsa frene, bence kendimizi şanslı addetmeliyiz. Çünkü durduğumuz, en azından yavaşladığımızda görürüz etrafımızda akıp gitmekte olanları.  O hızla, bazen tüm yolumuza eşlik edebilecekken selam bile veremeden yanından geçip gittiğimiz insanlar… O hızla hangi ağacın hangi mevsimde çiçek açtığını göremeden giden baharlar… O hızla, yeşilin tonunun her mevsim aynı olduğunu zannettiğimiz mevsimler… Geçip gider.

Hızla geçip giderken kaçırdıklarımızı yavaşladığımızda yakalamaya başlarız. Her ‘keşke’nin bir ucu buraya yaslanır. Aslında görebildiklerimizle anlam kazanır yolumuz.

Hani hep kader deriz. Ve sonuna büyük bir erdemle, bu mevzuyu da çözmüşçesine ‘ama kader de insanın çabasına bağlı’ diye iliştiriveririz. Bunu da yanlış anlamışlığımız çoktur. Biz zannederiz ki koştukça sınırlı zamanımızda kat edeceğimiz yolumuzu arttırabileceğiz. Biraz daha ileri gidebileceğiz. Oysa ki ne kadar çabalasak da yolun sonundan bir adım bile ötesine geçemeyeceğiz. İlahi kader; bu.

Bizim çabamıza bağlı olan ve değiştirebilecek olduğumuz sadece o yol boyunca yolumuzdakileri yakalayabilme oranımız. Ne yolumuzdaki taşları değiştirebileceğiz, ne yolun manzarasını, ne de yolumuz boyunca yanından geçtiklerimizi. Sadece bunları kaçırma/yakalama ihtimallerimiz bizim çabamızla değişecek.

Süremiz de değişmeyecek ayrıca. Ve hepimizin süresi kendi yoluna yetecek aslında. Hiç birimiz yarı yolda kalmayacağız. Kimimiz yavaş, vakur ve kendinden emin adımlar atacak, yolun güzelliklerini izleye izleye, yoluna yoldaş olanların yoldaşlıklarının hakkını vererek, halini anlatmaya, halden anlamaya vakit bularak, insanca bitirecek yolunu. Kimimiz ise telaşlı ve aceleci… Acele ettikçe yoluna çıkan her taşa ayağı takılıp tökezleyerek, tökezledikçe etrafına bakamayarak… Koşarken yanından geçtiği yoldaşlarını tanıyamadan… Koşarken kendinin kim olduğunu anlatamadan… Anlayamadan bitirecek yolunu. O kadar ki, ardında bıraktıkları bile yolunun yarısında kaldığı hissine kapılacak.

Kimse yarı yolda kalmayacak ve herkesin süresi kendi yoluna yetecek.

Yeter ki yolun sonunun bu akşam güneşin battığı vakitler olabileceği ihtimalini hatırlayabilelim.

Biri elbet basmalıydı bu frene. Bugün savruluşumuzun tek sebebi, dünlerde gerekmeyen hızımızdı…

Sevgiler

YORUMLAR...