Beykoz Kaymakamlığı, Beykoz İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü ve Beykoz yerel basının iş birliğiyle 2025–2026 eğitim ve öğretim döneminde hayata geçirilen “Beykoz Genç Kalemler Projesi” kapsamında, öğrencilerin kaleminden çıkan eserler okuyucularla buluşuyor.
Bu kapsamda Paşabahçe Ahmet Ferit İnal Anadolu Lisesi 9/A sınıfı öğrencisi Meryem Betül İnan’ın, yardımlaşma temasını işlediği “Küçül Bir Kıvılcım” adlı öyküsünü siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz.
KÜÇÜK BİR KIVILCIM
Bir mumun tek başına yanması, sadece kendi çevresini aydınlatması demektir. Ancak onun alevi başka bir muma değdiğinde, odadaki karanlık biraz daha dağılır. İlk mumun alevi küçülmez, aksine etrafındaki aydınlık artar. İnsan da böyledir; bilgisini, ekmeğini veya ümidini paylaştığında kendinden bir şey eksilmez, aksine içinde bulunduğu dünya güzelleşir. İnsanı insan yapan duyguların temelinde sadece biyolojik hayatta kalma içgüdüsü değil, bir başkasının varlığını kendi varlığı kadar önemseyebilme yetisi de yatar. Bu yeti insanda kendiliğinden filizlenir ve “insani beceriler”edönüşür: Empati, cömertlik, fedakârlık ve duyarlılık. Yardımlaşma da bunlardan bir tanesidir.
Yardımlaşma, toplumda yanlış anlaşılmaya en müsait kavramlardan biridir. Toplumumuzda genellikle “vermek” veya “eksilmek” gibi anlamlara gelirken aslında özünde bunun tam zıddıdır. Yardımlaşmanın özünde “tamamlanmak” ve “vicdan” vardır. Vicdanın sesi insanı harekete geçirir, yardımlaşma böyle filizlenir. Bu filizlenme, beraberinde gerçek bir cömertliği getirir. Kendi ışığının farkında olan bir insan, mumunun ışığını paylaşmaktan çekinmez. Çünkü bilir ki ışığından ne kadarını verirse versin kendinden eksilen bir şey olmayacaktır; aksine beraber daha fazla ışık yayacaklarından haberdardır.
Bu sürecin doğru bir şekilde tamamlanması için gereken en önemli şey bilinçtir. İnsanı insan yapan duygular herkeste vardır; nasıl bizi hayvanlardan ayıran şey “akıl” ise, bizi diğer insanlardan ayıran şey de “farkındalık”tır. Bu farkındalık sadece bugünü değil, geçmişi de görmemizi sağlar; duyguların içimize sinmesini kolaylaştırır ve dışa vuruşu temsil eder. Peki, bu süreci zorlaştıran şeyler yok mu? Elbette var. Bu aydınlık süreci baltalayan en güçlü rüzgâr; bireysel hırslar ve çevreye karşı geliştirilen duyarsızlık perdeleridir. Empatiyle yumuşamamış bir kalp, cömertliği bir lütuf gibi sunar; oysa gerçek yardımlaşma, bir borcun iadesi kadar doğal ve mütevazı olmalıdır.
Yardımlaşma uzun uzun düşünülerek yapılmamalıdır; çünküuzun düşünme, beraberinde sorgulamayı getirir. İnsan beyni, muhtemel bir sorun veya istekle karşılaştığında otomatik olarak o işin artılarını ve eksilerini tartmaya, kendi çıkarlarınıgözetmeye kuruludur. Yardımlaşmanın içten geldiği gibi yapılabilmesi için sorulması gereken tek soru, bunu yapıp yapmak istemediğimizdir. Bu sorunun cevabı hızlı bir “evet” ise, işte o eylem içten gelen şeydir. Bu cevap sadece o anki yardımı değil, aynı zamanda aradaki o görünmez vefa bağınıda filizlendirir.
Vefa; birinden aldığımız o küçük kıvılcımı unutmamak ve gün gelip gücümüz yettiğinde elimizdeki meşaleyi bir başkasının sönmeye yüz tutmuş mumuyla buluşturmaktır. Çünkü toplumu asıl ayakta tutan şey sadece bugünkü yardımlar değil, geçmişten devralınan bu teşekkür borcu ve geleceğe taşınan sorumluluk duygusudur. Bugün bizden bir ışık alan birinin yarın kendi meşalesini yakıp başkalarına rehberlik etmesi, sönmeyecek bir iyilik zinciri oluşturur.
Bu süreçte sergilenen cömertlik sadece bir nesneyi veya bilgiyi paylaşmak değildir; kendi vaktinden, enerjisinden ve ruhundan bir parçayı tereddütsüz ortaya koymaktır. İşte bu hesapsız duruş, yardımlaşmayı sıradan bir alışverişten ayırıp onu kutsal bir dokunuşa dönüştürür. Bu dokunuşun içinde saklı olan duyarlılık, dünyayı sadece kendi penceremizden görmeyi reddetmektir. Bir başkasının yükünü hafifletmek için uzatılan o el, aslında toplumun çatlaklarını onaran en güçlümalzemedir. Bizler, mantığın soğuk hesapları yerine kalbin o sıcak ve hızlı ritmine güvendiğimizde, yardımlaşma bir ödev olmaktan çıkarak doğal bir reflekse dönüşür.
Elbette bu sürecin en önemli yapı taşı, bize uzatılan o elleri unutmamaktır. O ilk kıvılcımı unutmamakla beraber vefa borcu olarak kalbimizde yaşatmalı ve sadece o kıvılcımı veren kişiye de değil; din, dil, ırk fark etmeksizin o ilk kıvılcıma ihtiyacı olan her kim ise yanan meşalemizi uzatmaktan çekinmemeliyiz. Bizim içsel gelişimimizi tamamlayan ve toplumu asıl o merdivenin en üst basamağına çıkaracak olan şey budur. Gerçek aydınlık, insanın kendi yolunda ilerlerken karşılaştığı ve tek ihtiyacı küçük bir kıvılcım olan insanların da yolunu aydınlatabilmesidir. Bu, insanın kendi sınırlarınıaşarak evrensel bir vicdana ulaşmasıdır.
Hayat bir mumun diğerini uyandırmasıyla güzelleşir. Kendi ışığının farkında olan, zihninin o karmaşasından kendini soyutlayarak vicdanının ‘bu yolda bir başkasının yükünüomuzlamaya var mısın?’ sorusuna tereddütsüz bir “evet” cevabını verebilen her yürek, karanlığa karşı bir direnişdemektir. Bizler meşalemizi uzattıkça sadece başkasını değil, kendi içimizdeki insanı da tamamlarız. İşte o zaman yardımlaşmanın anlamı “tamamlanmak” olur. Unutmamalıyız ki, paylaşılan bir aydınlıkta gölgeler kaybolur. El birliğiyle yakılan o binlerce mum, dünyayı hepimiz için daha aydınlık ve yaşanabilir bir sabaha taşır.

