''Türkiye'de Darbecilik ve İkna Odaları'' konuşuldu!

Özgür-Der Beykoz Şubesi, “Türkiye'de Darbecilik Olgusu ve İkna Odaları Belgesel Gösterimi' adlı bir program düzenledi.

Beykoz Özgür-Der Şubesi'nin düzenlediği programda Bahadır Kurbanoğlu'nun sunumu darbeler üzerine oldu. Ayrıca İkna Odaları belg

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Özgür-Der Beykoz Şubesi, “Türkiye’de Darbecilik Olgusu ve İkna Odaları Belgesel Gösterimi’ adlı bir program düzenledi.

Beykoz Özgür-Der Şubesi’nin düzenlediği programda Bahadır Kurbanoğlu’nun sunumu darbeler üzerine oldu. Ayrıca İkna Odaları belgesel gösterimi de yapıldı.

Özgür-Der Beykoz Şubesi’nin düzenlemiş olduğu “Türkiye’de Darbecilik Olgusu ve İkna Odaları Belgesel Gösterimi” adlı programın açılış konuşması Akif Bilgir tarafından yapıldı. Necmettin Erbakan Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen programda söz alan Kevser Çakır Demir, İkna Odaları ile ilgili kısa bir konuşma yaptı. İkna Odaları belgeselinin gösteriminin yapıldığı programda, Bahadır Kurbanoğlu Türkiye’deki darbelerle ilgili sunumunu gerçekleştirdi.

Bahadır Kurbanoğlu’nun sunumundan notlar:

Türkiye’nin bir darbeler rejimi olduğunu belirterek konuşmasına başlayan Kurbanoğlu, bu yapıyı 27 Mayıs’tan önce yaşanan iki darbe üzerinden örneklendirdi. İlk meclisin feshedilip ikinci meclisin kuruluş aşamasında ve üçüncü meclisin kuruluş şeklinde aynı darbe olgusunu gözlemlemenin mümkün olduğunu vurguladı.

Rejimin kuruluş felsefesi ve yapısı itibariyle Batılılaşma ve emperyalizmle bulaşık vesayetçi bir yapı arz ettiğinin altını çizen Kurbanoğlu; darbelerde bu durumun gözetildiğini, sadece iç dinamikler ve tercihlerle hareket edilmediğini, her daim dışarıdan gelen desteğin de gözetildiğini belirtti. 27 Mayıs ve 12 Eylül üzerinden örnekler veren Kurbanoğlu 28 Şubat’ın da kimliksel bağlamda her alanda yükselen İslami hareketlilikle birlikte Türkiye’nin Camp David düzeninde tutulmasının gerekliliğiyle birlikte ele alınmasını Çevik Bir’in sözleri üzerinden tanımladı. Neoconların Middle East Quarterly dergisinde çıkan ve İsrailli bir analistla birlikte kaleme aldıkları bu yazıdan aktarmada bulunan Kurbanoğlu, Çevik Bir’in sözlerinin asker sivil Kemalist bürokrasinin o dönemdeki bölgesel ve yerel duruşunu ispat ettiğini söyledi. “İstikrar için formül: Türkiye artı İsrail” başlıklı bu yazıda “İsrail ile ilişkilerin İslamcı bir hükümet tarafından bertaraf edilmesine müsaade edilemeyeceği ve edilmediğinin” vurgulandığını belirten Kurbanoğlu; bu noktadan itibaren darbelerle meşruiyet ilişkisi üzerinde durdu. 17 Aralık’ı da İslam coğrafyalarındaki Temerrüd(isyan) benzeri hareketlerle birlikte değerlendirerek tanımlayan Kurbanoğlu, Gezi sürecindeki provalarla 17 Aralık arasında da bağlantılar olduğunu vurguladı.

28 Şubat dendiğinde 18 maddelik MGK kararları, Batı Çalışma Grubu, 5’li Çete olarak adlandırılan İşçi Sendikaları ile TÜSİAD’ın İslam karşıtlığındaki tarihi birliktelikleri, Yargıya verilen militarist brifingler, başörtüsü yasağı ve eğitim, kamu ve iş hayatında başörtülü kıyımları, seçilmiş hükümeti devirmek için atılan manşetler, bankaların yönetim kurullarına danışman sıfatıyla atanan paşalar ve bu bankaların içlerinin boşaltılması, YAŞ kararları, fişleme, dinleme, psikolojik harekât unsurları gibi siyaset ve toplum üzerinde gerçekleşen mühendislik süreçlerinin akla geldiğini ve bunda da büyük ölçüde başarılı olunduğunun altını çizen Kurbanoğlu, 17 Aralık – 28 Şubat arasındaki benzerlikler üzerinden konuyu açımladı.

Darbeler-Yalanlar İlişkisi

Hitler’in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels’in sözleri üzerinden darbeler ve yalanlar ilişkisi üzerinde duran Kurbanoğlu, Goebbels’in meşhur sözlerini aktardı. Goebbels’in “Halka mutlaka yalan söylenmesi ve bu yalanların inandırıcı olabilmesi için de büyük yalanlar olması gerektiği, çünkü büyük yalanların küçük yalanlardan daha etkili olduğu”na vurgu yapanların torunlarının dün 28 Şubat’ta olduğu gibi, bugün 17 Aralık’ta da işbaşında olduklarını örnekler üzerinden değerlendirdi. Başbakan Erdoğan’ın yurt genelinde yaptığı gezilerdeki konuşmalarında verdiği 27 Mayıs’a dair olağanüstü hal komutanlarının gazetelere sunduğu askeri propaganda ve yalanların aynı hususa ilişkin örnekler olduğunu vurgulayan Kurbanoğlu, Başbakan’ın oğlu ile yaptığı telefon görüşmelerinde montajlandığı tespit edilen konuşmalarda geçen “30 milyon avro” tabirinin Goebbelsçi bir yöntem olduğunu vurguladı. Nasıl ki Gezi sürecinde üretilen “despot, plebisiter demokrasi, hayat alanlarına müdahale, demokrasi sadece sandık değildir” gibi vurgular sadece sol, seküler ve muhafazakâr çevrelerden değil, bizatihi Sisi gibi darbeci generallerin Washington Post gibi gazetelere verdikleri mülakatlarda aynıyla vaki ise, bu süreçte de belirli üretimlerin tek merkezden yapılageldiği kanaatlerini aktardı. Bu propagandalara iki örnek olarak şunları verdi:

   1- Muhaberat devleti olduk.

   2- Sandık aklanma yeri değildir.

Bu iki örnek üzerinden Firavun’un büyücülerinin göz boyamacılığı ve halkı etkileme gayretlerine nasıl vurgu yapıldığını anlatan Kurbanoğlu, her konuda olduğu gibi burada da vahyin sağladığı aklı selimle Asa-yı Musaların kuşanılmasının gerekliliğine atıfta bulundu. “Muhaberat devleti” vurgusunu yapanların aslında tam da bu muhaberat gücünü ele geçirmek isteyenler, hatta bu yolda bir hayli mesafe almış olanlar olduğunu vurgulayan Kurbanoğlu, “onbinlerce kişinin, bırakın fişlenme iddialarını, örgütlülüğü su götürmez bir çete tarafından bizatihi dinlendiği ve bu bilgilerin belli merkezlerde bilahare kullanılmak üzere toplandığı bir ülkede, Başbakan’ın kriptolu telefonlarının kayıtlarının saklandığı bir coğrafyada bizlerin diktatörlük, despotluk, muhaberatçılık gibi nitelemelere meftun olup seçilmiş bir hükümetin gayrı meşruluğuna, sandığın anlamsızlığına, Yüce Divan’ın mezkur kadrolar için gerekliliğine inanmamız bekleniyor. İşletilen darbe sürecine halkın kalben, zihnen ve siyaseten katılım sağlaması arzulanıyor. Bu büyücülük değil de nedir?” diye sordu.

Sandığın elbette aklanma yeri olmadığı ama gayrı hukuki ve gayrı meşru çabaların da hem sandıkları hem de hukuku rafa kaldırdığını belirten Kurbanoğlu, bu cümleleri kuranların da bunu çok iyi bildiklerini, zira tarihlerinde benzer yöntemleri 27 Mayıs gibi dönemlerde tecrübe ettiklerini vurguladı. Bu tür söylemlerin etkisi, gücü ve mahiyetini Mısır örneği üzerinden aktaran Kurbanoğlu, Mursi ve İhvan hakkında üretilen yalanların bizatihi darbeci ordu tarafından misliyle hayata geçirildiğinin örneklerini sundu. Anayasa, ekonomi, medya, gösteriler/göstericiler, gazeteciler, Gazze örnekleri üzerinden ortaya atılan yalan ve propagandaların arından şu anda tam anlamıyla geleceği istikrarsızlık ve belirsizliğe mahkum edilmiş, teslim alınmış ve Suud gibi ülkelerden gelecek üç kuruşa mahkum edilmiş bir ülke haline getirilmiş olan Mısır üzerinden Türkiye için arzulanan senaryolara atıfta bulundu.

Darbe dönemlerinde halkın tercihleri ve meşru taleplerinin vesayet sisteminin lehine gayrı meşrulaştırılmaya çalışıldığının, bunun da seçilmişler üzerinden yapıldığının altını çizen Kurbanoğlu, Tunus, Mısır, Fas, Libya ve Suriye’de nasıl meşruiyetin ve toplumsal maslahatların yanında duruyorsak, burada da bizler Müslümanlar olarak uyanık bir zihin, tarihten südur eden tecrübe, aklı selim ve basiret ile kişilerin ya da parti tercihlerinin tarafgir yönelimlerinin değil, meşruiyetin yanında durduklarını vurguladı. Meşruiyetin sadece seçimler ve sandıkmış gibi algılanmaması gerektiğini; ümmetin çıkar ve maslahatları, bölgesel ve küresel duruşun mahiyeti, tarihten bugüne tevarüs eden siyasi ortamın okunuş biçimi, aklı selimin ve ortak aklın meşruiyet algısı, meşru örf karşısında takınılan tutumlar, farklı siyasi tarafların meselelere yaklaşım biçimlerine ve tecrübelerine olan güven yada güvensizlik iklimi, tümden bu meşruiyet alanının mahiyetini belirlemektedir. Tabii tüm bunların temeline, ed-din’in ismetlerine yakın durma, celbi maslahat ve defi mefsedet yönünde hareket etme çabalarını koymak gerekir. Adaletin ve toplumsal maslahatın da bunu gerektirdiğini vurgulayan Kurbanoğlu, bunun yolsuzlukların ya da yanlışların savunulması anlamına gelmediğini, Goebbelsçi ruhlara ve Firavun’un büyücülerine karşı bir savunma ve dik duruş çabası da olduğunu kaydetti.

28 Şubat-17 Aralık Benzeşmeleri

28 Şubat-17 Aralık’ın çakışan yönlerini özetleyen Kurbanoğlu, bunları şu şekilde özetledi:

 Seçilmişlerin vesayet sistemine teslimiyet ile tehdit edilmesi. Dış destekli askeri-sivil vesayet yerine, sivil görünümlü küresel-yerel vesayet. Brifingçi Yargı-Paralel Yargı benzerliği. Erbakan döneminin havuz sistemini bertaraf etme ve faiz lobisinin ayak oyunlarına direncin aynıyla vaki burada da geçerli olması. Demokratik ilkeler bahane kılınıp demokrasi havariliği yapılarak, ülkenin ve halkların geleceğinin ipotek altına alınma çabası. Kürt sorununa çözüm arayışlarının bir şekilde önünü kesme gayreti. Kartel medyası ile flört halindeki Cemaatin aynı şekilde Aydın Doğan medyası ile kesişen yollar ve ilişkileri. (Hatta 28 Şubat yargılamalarındaki savsaklamalarda bu ilişkilerin de belirleyici olması.)

28 Şubat darbecilerinin asker, sendikacı, gazeteci, medya patronu, iş adamı olarak içimizde yaşadıklarını belirten Kurbanoğlu, 28 Şubat’çıların gereğince yargılanmalarının önünde halen siyasal engeller bulunduğunu, bu engellerin bugüne değin yargıda da varolduğunun ve 28 Şubatçılar ile hesaplaşmanın bu haliyle geciktiğinin altını çizen Kurbanoğlu, özellikle referandum sonrası süreçte 28 Şubat kalıntılarının temizlenmesine ilişkin önemli adımlar atıldığını belirtti. Bunları, 8 yıllık kesintisiz eğitimin kaldırılması, başörtüsü yasağının kamusal alanda özgürlüğü, Kur’an kursları, İHL’ler, andımızın kaldırılması, halkın taleplerine uygun seçmeli dersler, YAŞ mağdurlarına iade-i itibar, EMASYA’nın kaldırılması ve Kürt Açılımında adılan devasa adımlar olarak özetleyen Kurbanoğlu, aslında bunlara 28 Şubat sürecinde tamamen eklemlenilen bölgesel dış politika vizyonundan kopuş ve 28 Şubat’ın ekonomi politikalarının bertaraf edilmesi, çalışan kesimlerin çalınan haklarının iadesi, uğranılan ekonomik zararların geri kazanımlarının da eklenmesi gerektiğinin altını çizdi.

Bugün gelinen nokta itibariyle haliz hazırda çok ciddi ve darbe risklerini bünyesinde barındıran bir (Temerrüd/isyan) sürecinin içerisinden geçtiğimizi belirten Kurbanoğlu, Cemaat-AK Parti çekişmeşi ve seçimler için umudunu yitirmiş muhalefet çevrelerinin siyaseti yalan, iftira mekanizmalarıyla, gayrı hukuki isnadlar ve gayrı meşru yöntemlere tevessül ederek, yol vererek, olur vererek nasıl bir çaba içerisine girdiklerinin ibretle izlendiğini belirtti.   

Bütün bunlara rağmen, İslami çevrelerin açık, şeffaf, hikmete mebni, meşruiyete dair taraf olmaktan çekinmeyen adil bir duruş sergilemeleri gerektiğini belirten Kurbanoğlu, özellikle Cemaat tarafının, -onların medyasının ve akîl adamlarının aksi yöndeki tüm propagandalarına rağmen- Çelik çekirdek ve taban ayrımına tabi tutulması gerektiğini; tabandaki insanların kardeşlerimiz olduklarını, yaşadıkları travmanın kolay olmadığını, bu insanların bizlerin komşuları, akrabaları, iş arkadaşları, aynı kıbleye yönelen ve aynı secdeye baş koyan müminler olduğunun unutulmaması gerektiğinin altını çizdi. Elbette onların da nefislerini temize çıkarmamaları gerektiğini; hep birlikte “başınıza gelen musibetler kendi ellerinizle yaptıklarını iledir” ayeti mucibince bir sorgulama ve özeleştiri ameliyesine girişilmesinin; sahip olunan akidevi yanlışların, doğru bildiğimiz ve hakikat olarak kabul ettiğimiz zanni bilgilerin, hurafelerin sorgulanması zamanı olduğunu vurguladı.

Siyaseten darbelerden olduğu kadar, hayatta karşılaşacağımız tüm darbelerden ancak Kur’an’ın sağlam bilgisine ve o bilgiye en sahih tarzda yaklaşım metodlarına bağlı kalarak korunabiliriz dedi. 

Haksöz-Haber

''Türkiye'de Darbecilik ve İkna Odaları'' konuşuldu!
Bizi Takip Edin